Dinci İkiyüzlülüğü

Naber lan canlarım. Her ne kadar şu günlerde canım sıkkın olsa da yazayım dedim.

Neyse, öncelikle şu oç bir adım öne çıksın diyelim:

Daha önce yazdığım Allah’a Dava Açmak isimli yazıma yapılmış bir yorum bu. Önceden burada söylememiştim ama yapılan yorumları, hukuki açıdan götümde patlamasınlar diye önce onayıma yönlendirip sonra yayımlıyorum. Çünkü her bir yorumu kontrol edemeyeceğim için, tutup da bu siteye yazılan yorumlardan sorumlu tutulmak istemem.

Neyse ben ne zaman burada gündeme dair bir şeyler karalamaya, suya sabuna dokunmaya başladım, işte o zaman şahsıma yukarıdakine benzer yorumlar gelmeye başladı. Şimdi beni dinle yarraam, buranın adı blog. Burası, öküz değilseniz, adından da anlayabileceğiniz gibi aklıma gelen zırvaları yumurtladığım yer. Adı üstünde, zırvamatik burası sevgili at yarakları. Buradaki her şey doğruluğu 100% ispatlanmış bilimsel veriler değil. Gerçi hoş, öküz olan, 100% doğru bilimsel verilere de aynı yaklaşımı sergiliyor ama benim böyle bir iddiam da yok. İşi gücü olan adamım ben, boş vakit buldukça saçmalıyorum buraya.

Heh, şimdi bütün bunların ışığında buraya yazarken de hiçbir gerçek şahsa da hakaret etme niyeti barındırmıyorum. Şurada samimiyetimden ettiğim birkaç küfürlü hitaptan da alınıyorsan siktir git o zaman, okuma zaten burayı. Gene sinirlendim bak akşam akşam.

İşte yukarıda verdiğim resimde de göreceğiniz üzere bu küfürbaz ipneler, isimlerini ve mail adreslerini gizliyorlar ki hem başlarına bir iş gelmesin hem de ben onlara cevap vermeyeyim. Zaten şu tıynette ki adama ne cevap vereceksin ki? Çok çok, kafam atarsa “Siktir lan orospu çocuğu” derim, geçerim. Buradaki elemanımız uydurma bir mail adresi yazmış ama ben yine de gizledim orayı, ne olur ne olmaz.

Mevzu bahis yazım aslında bu kadar ağır bir tepkiyi hak eden bir yazı değildi. En azından kimseye küfür etmediğim için böylesi küfürleri de hak etmedim. O yüzden merakıma yenilip basit bir whois sorgusuyla na bu dalyarağın ip bilgilerini kontrol ettim. Sonuç aslında şaşırtmadı. Adres İstanbul’da bir işyerine ait. İsmi S ile başlayan oldukça bilinen bir islami tasavvuf dergisinin işyerine… Yaptığım birkaç ek taramayla bağlantı yapılan network’ün sorumlusunun ismine ve e posta adresine kadar öğrendim. Durun oğlum hekır değilim, bu sorguları basit bi gugıl aramasıyla bulup siz de yapabilirsiniz. Zor bi yanı yok.

Neyse hacı, konudan konuya atlayıp duruyorum kusura bakmayın artık. İşte bu şakirt pezevenkler iki insan içine çıktıklarında görürsünüz ki ağızlarında bal damlıyor. Öyle bir beyefendilik, öyle bir güzel izahatlar. Allah diye bağıran ibretlik aslan gibi bağırıp, sarılırsınız bunlara. Amma iş ne zaman kimliklerini gizleyebilecekleri bir platforma geliyor, işte o zaman içlerindeki pisliği, cürufu görüyorsunuz.

İnanmıyorsanız, özellikle gidin ekşi sözlük’teki yobazlara bir bakın(orada küfür ediyorlar demiyorum, sadece üsluplarına dikkat edin). Olmadı, yukarıdaki resme bakın ve bunların gerçek yüzünü görün. Ha, ben bu arkadaşa hakaret davası açıp süründüremez miyim? Süründürürüm. Ama dedim ya işi gücü olan adamım ben. İşimden gücümden, günü geçmiş protestolu senede dava açamayan adamım ben. Kafam da atık değil. Kafam bozulduğu zaman gelip buraya “Siktir lan göt” der geçerim.

Hadi öptüm, sevgilinizle iyi sevişmeler.

Not: Herhangi bir hukuki sıkıntı yaşamamak için dergi ismini, adresini, şahıs kimliğini, IP adresini ve sahte bile olsa beyan ettiği e-posta adresini ifşa etmedim.

Tinerci Değil Dindar Bir Nesil…

Naber lan! Gene bir şeyler yumurtladım bu akşam. Biraz dağınık, parça parça yazdığım paragraflardan derledim bu yazıyı. Kusura bakma artık.

O değil de Başbakan’ın ona buna laf yetiştireceğim derken sokaklardaki onca tinerci çocuğu nefret söylemine maruz bırakmasına ne diyeceğiz? Sanki çocuk tinerci olmayı kendisi sırf zevk olsun diye seçmiş gibi.

Başbakanı dinleyen elin gavuru da sanacak ki bu tinerci dediklerimiz aslında küçükken kuran kursundan kaçan çocuklar. Hayır ben de kaçardım kuran kursundan ama daha ağzıma sigara bile koymamış insanım. Ayrıca bi Ettehiyatü’yü 10 günde öğrenmemin sebebi de odur. Tinerle baliyle bi alakası yok.

Şimdi hazır gece gece kafayı tinercilere takmışken şu kaçma mevzuunu birazcık açayım. Ben küçükken sokakta şer olduğuna inandığım ne olsa, hemen eve kaçardım. Evde beni evden kaçırtacak kadar korkunç bir şey olması ihtimal dahilinde bile değildi.

İşte bu tinerci dediğimiz çocukları evlerinden kaçırtacak şeyler var hayatlarında. Ulan 12 yaşındaki kızını kontratla satan, durduk yere felçli kedinin kafasını topuğuyla ezen, sokak köpeğinin elini ayağını asitle yakıp yok eden adamların olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. Yani dünya, bizim izole, sıcak hayatlarımız kadar konforlu bir yer değil.

O evindeki pislikten, şiddetten kaçan çocuk sokaklara düşüyor. O küçük yaşta yaşadığı onca acıdan kaçışı ancak tinerle baliyle uçarak sağlıyor. Ve nefretle besleniyor. O paralı, mutlu ve ailesi olan insanlar altlarında BMW X5′lerle önlerinden geçerken, kendilerini dışarı tüküren bu toplumdan biraz daha nefret ediyorlar. Devletten nefret ediyorlar çünkü onlar için devlet, onları tekme tokat döven polis demek. Zorla götürüldükleri şefkatten yoksun, toplama kampından bozma çocuk yuvalarında yedikleri dayak demek. Şu son söylediğimin ne manaya geldiğini anlamak için gidin bir sabah bir çocuk yuvasının önünden geçin. Yüreğiniz el veriyorsa oradan yükselen çocuk ulumalarını şöyle bir dinleyin. Dinleyin amına koyayım, o izole hayatlarınızın biraz dışına çıkıp gerçeği, televizyondan değil bizzat yakınından görün. Görün ki insan olduğunuzu, bir yüreğiniz olduğunu hatırlayın.

Şimdi o çocuklar için devletin bir anlamı daha var. Onlara yetiştirilmek istenen neslin tam olarak zıttı olduklarını söyleyen devlet. Tabii muhtemelen onlar şu lanet yağmurun altında saklanacak yer ararken bütün bu tartışmalardan haberdar bile değiller.

Ama başbakanın “Bizim istediğimiz gibi nesil yetişmezse, o zaman tinerci yetişir” manasındaki sözlerine “Doğru anuna koyayım” diyen iktidar yalakası adamların benimsedikleri bu nefret söylemi bize binlerce tinerci çocuk olarak yani bir diğer deyişle binlerce harcanmış ve yok edilmiş çocuk olarak dönecek.

Yani Başbakanın pekiştirdiği bu akım başarılı olsa bile bu durum, toplumda dindar nesil kadar tinerci yaratmaya da mahkum. Dolayısıyla bu anlayıştan sosyal devlet beklemek, Kuzey Kutbunda penguen aramaktan farksız.

Tabii şimdi ben bunları yazıp çizdim diye şefkat abidesi olmuyorum. Ya da yarın öbür gün bir ara sokakta karşıma bir tinerci çocuk çıkınca yolumu değiştirmeyeceğim manasına gelmiyor. Çünkü bütün bunların farkına varmak, kafası uçmuş bir çocuğun beni götümden bıçaklama ihtimalini yok etmiyor. Çünkü ben de, sen de o çocuğun nefret ettiği bu toplumun bir parçasıyız. Beğenelim ya da beğenmeyelim, biz de bundan bir parça sorumluluk sahibiyiz. Hani derler ya düşen bir çığın içindeki hiçbir kar tanesi kendisini çığdan sorumlu tutmaz diye. Aynen öyle işte.

Allah’a Dava Açmak

Ahahahah ulan gün geçmiyor ki adamı gülmekten sıçıracak bir şey yaşanmasın şu memlekette.

Bugün gördüm ki Serdar Tuncel isimli kerameti kendinden menkul bir abimiz Twitter’daki Allah(cc) isimli kullanıcıyı “Dini değerleri aşağılamak” gerekçesiyle dava edecekmiş. Aha da link http://bit.ly/wqMCLw.

Ama bu “yetkili bir abi”ye benzeyen abimizin dilekçesinde daha da enteresan bir nokta var. Ben susuyorum, dilekçe konuşsun:

ŞÜPHELİLER : 1. TWİTTER KULLANICI ADI OLARAK ALLAH (C.C.)’Yİ (@allahcc) KULLANAN KİŞİ
2. ALLAH (C.C.) (@allahcc) TWİTTER KULLANICI ADLI KİŞİNİN TAKİPÇİLERİ(Adres: Şüphelilerin Yerleşim Yerleri, Sayın Savcılık Makamınca ilgili kurumlara sorularak tespit edilecektir. )

Yani sadece isnat edilen suçun muhattabına değil aynı zamanda an itibariyle bu şahsın 190 bin küsur takipçisine de dava açılacakmış.

Yani 200 bine yakın kişiye dava açılmasının imkansıza yaklaşan zorluğu bir yana, asıl odaklanmak istediğim konu şu; hakikaten Allah’ın twitter’da kullanıcı adı alıp yazmadığını nereden biliyorsunuz?

Evet bu sorunun çok saçma geldiğinin farkındayım ama bu soru “Acaba mahkemeye hesabın takipçisi olduğum için çıkarılırsam ve cevap olarak ‘Ben onu harbiden Allah sanmıştım’ dersem ne olur?” sorusunu düşündüğümde aklıma gelmişti. Öyle ya lan, “Allah internete girip twit atmaz” diye Allah’ın sözcülüğünü yapmak kimin haddine. Yani bir müslüman Allah’ın neyi yapıp neyi yapmayacağını söyleyerek şirk koşmamış olabilir mi?

İşte burada sorduğum o soru daha da anlam kazanıyor. Allah’ın twit atmadığını nereden biliyorsunuz. Bağımsız ve tarafsız bir düşünceyle bu asla ve asla bilinemeyecek bir şey. Bir müslüman kafasıyla ise kesinlikle sorgulanmaması gereken bir şey. Ya o hesabın arkasından bir kişi çıkmazsa? Allah’ın neyi yapıp neyi yapamayacağı sorgulanıp göt olunursa. Ben söyleyeyim, bu eylemin sonucu cehennemde sezonluk kombine bilet almakla sonuçlanır yarraam.

Kaldı ki Allah’ın bir kişiye vahiy göndererek onu bu iş için kullanmadığını nereden biliyoruz? Eğer ki hesap sahibi kendisine gelen vahiyleri oraya yazdığını söyleyip bu ifadesinde diretirse büyük olasılıkla deli olduğu kabul edilecek ve bu yolla tarihte peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan herkes delilik zannı altında kalacak.

Şimdi biraz daha toparlayacak olursak, adını her yazışımda hatırlamak için yukarı bakmak zorunda kaldığım, Serdar Tuncer, bir müslümanlık yapmak isterken Allah’ın neyi yapıp neyi yapmayacağını söyleme, Allah’ın karakteristik davranış biçimini tanımlama yani Allah adına konuşma cüretinde bulunarak şirk koşmuştur.

Al sana, gitti mi iman?

Çocuk Salaklığı

Var ulan böyle bir şey. Şöyle kendi çocukluğuna bakıp da “yok” diyen ya yalançıdır ya da bunamıştır.

Nereden aklıma geldi bu mevzu biliyor musun? Geçen gün kolilerin arasında eski kitaplarıma filan bakarken çocukken yazdığım günlüklerden birine denk geldim. Şöyle bi bakayım da ne denyoluklar yapmışım göreyim diye açtım. Açmaz olaydım. Şimdi tabii burada o günlükleri ifşa edip kendimi rencide etmek istemiyorum ama cidden ibretlik bir durum. Varsa şayet açın okuyun çocukluk günlüklerinizi. Ama ben yine de bir kısmını yazıcam burada ve daha sonra birkaç flashback’le asıl mevzuya ışınlayacağım sizi:

29 Temmuz 2001(not: yaş 15 burada)

Sevgili günlük,

Zor bi gün oldu. Şu an saat gece 3 filan. Bütün gün patronun yeğeni olan Fatma dalyarağıyla uğraştım. Beni bakkala gönderdi. Gittim geldim, gene git, dedi. Bir şey mi unutmuş ne. Gitmedim, o benim patronum değil ki. Ben aslında patronun bile elemanı değilim, dayımın çırağıyım. Neyse bu böyle bi havalara girdi, gitmezsem beni şikayet edecekmiş filan. Ben tabii İzmir çocuğuyum, yer miyim bulan bu ayakları!? Çektim buna siktiri. Akşam dayım geldi, beni döğdü. Çok döğdü. Onun da amına koyayım.

İyi geceler amına koyayım.

Bak burada asıl mevzu ne biliyor musun? Günlükteki yazı tarzı. Ben bu tarzı Gürcan Yurt’un “Robinson ve Cuma” çizgi romanında Robinson’un her sayının sonunda yazdığı günlüklerden araklamışım. Oradan direkt arak.

Bu yazdıklarım tabii ergenlik dönemine ait. Bir de daha eskisi var. Mesela televizyondaki Power Rangers’a özenip arkadaşları ayartmam var. Hepimiz bakkaldan bisküvi kutuları alıp onlara göz deliği kesip kask gibi kafaya takarak güya Power Rangers olmuştuk. Sözde dünyaya adalet dağıtacağız. Sonra ilk iş olarak yan mahallenin çocuklarını dövmüştük.

Baktık karton kutudan kasklar bize harbiden güç veriyor. El aleme sataşmaya devam ettik ve tahmin edileceği üzere birkaç çocuktan dillere destan bir dayak yiyerek Power Rangers kariyerine veda ettik.

Daha öncesinde ise Karate Kid izleyerek kuzenle evde karate idmanları yapmaya karar verişimiz var. Hadi bir takla, oradan bir parende filan derken organize hareketlere geçip kafaları tokuşturup kafayı gözü yarışımızla karate kariyerimiz sona ermişti.

Nasıl sona ermesin ki aşortmanla pijama arasındaki farkın bilinmediği bir memlekette nasıl sporcu çıksın. Karateyi adam dövmek için öğrenen bir kuşaktan nasıl dünya çapında başarılar gelsin. Ha bizim kuşağı spor alanında çıkardığı en yetenekli adamın Sabri Sarıoğlu olmasının çok önemli bir başka nedeni daha var:

 Bu amına koduğumu tanımayanınız var mı? Yok. Bir dönem futbola gönül vermiş olan tüm erkek çocuklarının ve erkek fatma kızların korkulu rüyası, nam-ı diğer kemik kıran, ortopedi düşmanı Mikasa.

Bu top üzerindeki yapıştırma pulları çıksa da üzerinden araba geçse de sivri metal bir şeye saplanmadığı yahut mahalleden bir komşu bilerek isteyerek kesmediği sürece patlamazdı. Biz bu hakiki orospu çocuğunu profesyonel top zannedip oynardık. Çıktığımız her kafa topunda beynimizin bir kısmını bu top alırdı.

Şimdi anlıyor musunuz bizim kuşağın en yetenekli topçusunun neden Sabri Sarıoğlu olduğunu? Şimdi anlıyor musunuz çocukken yaptığımız onca salaklığın sebebini? Şimdi anlıyor musunuz, interneti istila eden bu kuşağın nasıl olup da bu kadar angut olabildiğini? “Burcucum çok güzel çıkmışsın”, “Filiz sevişelimmi”lerin neden bu nesilden çıktığını?

Hepsinin sebebi Mikasa beyler :(

Bülent Ersoy ve “Transfobi 101″

Selam size, taşağını yediklerim.

Geçen gene internette dolanırken baktım ki “623425237′nci Geleneksel İmaj Değiştiren Bülent Ersoy’la Taşak Geçme Şenliği” yurt genelinde ve yavru vatan Kıbrıs’ta coşkuyla kutlanıyor. Tabii Twitter’cı gençler ve Ekşici gençler de fener alayında en önde yürüyorlar. Bunların yanına gittim, olanca sevecenliğimle “Napıyorsunuz lan anuna koduğumun hayvan oğlu hayvanları” diye selam verdim. Sonra hep beraber göle nutella çaldıp akabinde sandalyeden düştük.

Neyse bu amcık ağızlıların verdikleri linklere bakınca anladım ki Bülent Ersoy hakikaten imaj değiştirmiş ama “nedir bizim bu güncel espri meraklısı gençlerin heyecanı” sorusuna da bir yanıt aradım.

BüloŞimdi yarram şu bir gerçek ki Bülent Ersoy bu ülkedeki homofobi ve transfobinin odaklarından biridir. Ama öyle her yerde alenen taşak geçilemiyor kendisiyle, malumuz, çünkü o diva. O nedenle Bülent Ersoy üzerinden yürüyen transfobi belki diğerleri arasındaki en sinsi, en kalleşçe olanı. Ve bilin bakalım bunu en çok kimler yapıyor? Tabii ki kendilerini en marjinal, en komik ve en entel sanan dalyaraklar. Evet bildiniz, onların önemli bir kısmı ekşi sözlükte fink atıyor. Zamanında ekşide kaleme alınan konulardan biriydi ekşi sözlüğün ortalamalaşması, şimdiyse mahalle kahvesinden farkı yok. Ama diyorum ya bunun gizlenmesi, bir şeylerle örtülmesi lazım.

Allah aşkına şuraya bir bakın http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=b%C3%BClent+ersoy%27un+2012%27deki+imaj%C4%B1 . Şu başlık altındaki “bazı” amcık ağızlıları üşenmeden tek tek okuyun. Hacı bu amına koduğumun sözlüğünde tahta götlü, korkunç karı Lady Gaga bile bu kadar taşak malzemesi olmadı. Karı etten, pastırmadan elbise giydi gene olmadı. Ödül almaya öcü gibi gitti gene olmadı. Ama bizim Bülent abla saçı bakır rengine boyatınca kargalar üşüştü. Çünkü onların gözünde Bülent Ersoy bir erkek, hem de Yunan mitolojisindeki Uranos gibi çüküyle beraber saygınlığını da yitirmiş bir erkek. Trans olmak onlar için bir yanılgı. Çok afedersiniz amiyane tabirle erkeğin ardını dövdürmek için bulduğu bahane. O yüzden saçını turuncuya boyatıp abartılı makyaj yapan bir erkek neyse Bülent Ersoy da onlar için o.

Ama gel gör ki artık translarla, eşcinsellerle eskisi gibi dalga geçilemiyor. O yüzden napıyoruz? Asıl onları hor görme sebeplerimizin etrafından dolaşıp sudan sebeplerle kalleşçe arkadan vuruyoruz. Aa bi dakka lan, onlar da arkalarından vuralım istemiyorlar mıydı? Asdasdafafsaf swh swh swf zaaa xd.

Şimdi tabii ekşicilere ayıp oldu biraz ama ekşiciler sadece bir örnek burada. Onları sadece günah keçisi ilan ettim. Bu adamlar gökten düşmediler, bu adamlar babalarının boşaldığı peçeteden kendi imkanlarıyla filizlenmedi. Bu toplumun ana babaları tarafından büyütülüp, bu toplumun öğretmenleri tarafından eğitildiler. Aile ortamında “top, kadınadam, ehehe swhswh” şeklinde geyiklerle büyüdüler. Onlar ofiste, dolmuşta, kafeteryada, sıtarbaksta, arkadaş çevrende, bazen bizzat senin evindeler. Yani bu halk ne ise ekşi sözlüğe gönderdiği yazarlar da onlar. Malzeme bu. Bu adamlar herkesin, her yerde düşünüp konuştukları şeyleri düşünüp sözlüğe yazıyorlar. Onların tek farkları, kendilerini içinden çıktıkları yapıdan çok farklı zannetmeleri. Onlar, kahvedeki adamların söylediklerini süslü sözlerle dolambaçlı yoldan tekrarlıyorlar. Aradaki tek fark, kendilerini ifade biçimleri.

Ama bence yakışmış Bülent ablamıza, o gothic metalci havasından kurtulup daha dişi bir görüntü sergilemiş. Ekşiciler kurbağan olsun senin :)

Gerdekten önce namaz kılmak

Dinen gereklidir, gereksizdir; farzdır, vaciptir; şu sebeten kılınır filan, bunları tartışmayacağım zira dini gereklilik hususu beni ilgilendirmiyor. Ancak ömrüm boyunca akıl sır erdiremediğim pek az şeyden biridir gerdekten önce namaz kılmak. Nedeni ise şöyle

Ben 9-10 yaşımdayken sünnet olmuş bi adamım. O yaşlarda kamışa su yürümese bile inceden ereksiyon kavramıyla tanışmıştık. Anlarsınız ki yaralı bandajlı çükün küçük çapta da olsa yerli yersiz erekte olması oldukça acı verici bir şeydi. Tam olarak nasıl denk geldi bilmiyorum, bir arkadaşla konuştuğumda ereksiyonu yok etmek için dahiyane bir fikirle geldi. Dedi ki

- Oğlum, öyle olunca dînî şeyler düşün. Ne bileyim işte kabeyi, camiyi düşün, dua filan et. Öyle kesin geçer.

Uyduk bizimkinin aklına. Kafaya bak lan, o yaşta nelere çalışıyor. Neyse bizimkinin tavsiye tuttu. Benim yaralı büllük ne zaman hareketlense aklımdan hızlıca “Allah, peygamber, kabe, cami, ettehiyatü” filan gibi şeyler geçiriyorum ve işe yarıyor. Lan hani saçma sapan icat yapıp Reha Muhtar’la Show Haber’e çıkan sanayici abiler vardı ya(bi tanesi Ginger’a rakip olarak Zincır diye bişey yapmıştı ehehe), onların deyimiyle “100% çalışıyor”. “Kalkmış s.kin dini imanı olmaz” diyenler bok yesin, benimkinin vardı valla.

Şimdi bu kadar ayıp, bir o kadar da saçma anımı niye anlattım biliyo musun? Gerdekten hemen önce kılınan namazdan sonra o insanlar nasıl kendilerini ayarlayıp sevişebiliyorlar? Yani o libido sıfırlanmıyor mu? Ben olsam heralde o namazdan sonra döner kıçımı yatardım, işi ertesi güne bırakırdım. Yani demem o ki gençler, gerdekten önce namaz kılacaksanız şayet, namazdan sonra pek bir performans beklemeyin derim size.

Gece gece aklıma gelen şeye bak amk. Neyse siz de zıbarın artık.

Herkes için adalet

Tekrardan merhabayın gençler,

Malum 2 gün önce Hrant Dink davası sonuçlandı. Hakimin şahsi görüşünün aksine mahkemeden “örgüt bağlantısı yoktur” kararı çıktı. Yani bizim oğlan Ogün, Yasin filan kahvehanede Agos gazetesini okuyup Hrant’a kıl kapıyorlar ve “Öldürelim ipneyi” diye düşünüp gidip vuruyorlar adamı. Benim bildiğim kahvehanelerde Takvim’den, Posta’dan başka gazete okunmaz olm, harbi kimi kandırıyosunuz siz. Trabzon’da Agos’un ne işi var?

Hadi diyelim ki Hrant’ın TCK 301′den yargılandığını duydunuz da öyle kıl oldunuz, sıra ona gelinceye kadar senin değerlerine ta meclis sıralarından dil uzatan adamlar yok mu? Yani yanlış anlamaya sebep vermek istemem, hiç kimse fikrinden ötürü öldürülmeyi hak etmez. Ama o kafadaki adam için daha az gözle görülür bir hedef değil midir Hrant? Hele ki ismi ölümünden sonra meşhur olmuşsa şayet?

Neyse benim olayım o değil zaten. Konuyu başka tarafa çekeyim diyorum. Şimdi bugün binlerce insan Hrant için sokaklara döküldü. Organize bir cinayet olduğu her halinden belli olan bir cinayetin esas sorumluları gizlendiği için. Tabii Hrant için yapılan her yürüyüşte olduğu gibi sotada yatan kafatasçı dalyaraklar pusuya yattıkları yerden fırladılar. Vay efendim neymiş “Hrant için yürüyenleri bir gün olsun şehit cenazesinde görebilecekler miymiş”

Ulan dalyarak; beyninin kıvrımlarına, hücresinin mitokondrisine sıçtığımın öküzü; ocakta içtiğin iki bardak çaya benliğini satan sığır. Sen kaç kere gittin şehit cenazesine? Gittiğin kaç şehit cenazesinde slogan atmadan, efendi efendi merhumun anısına saygı içinde törene katıldın?  Hayatında kaç kere oturmaktan sivilcelere, kıl dönmelerine boğulmuş götünü kaldırıp şu dünyadaki bir haksızlığa karşı sesini çıkardın? Kaç kere bunu yaptın ki pisi pisine kalleşçe ensesinden kurşunlanmış bir adamın hakkını arayan insanlara salyalarını saçıyorsun?

Hayatında daha bir kere olsun bir insanı etnik etiketine göre değil de insan olarak değerlendirememiş herifler böyle bir günde çıkıp şehit mehit demiyorlar mı, bizim oranın deyimiyle benim asfalyalarımı attırıyorlar.

Bak bilader, bak gözümün nuru, kendi bozkurt sanan montofonum benim; bir ülkede bir gazeteci, yüzlerce km mesafeden evini barkını bırakıp gelen 17 yaşında bir çocuk tarafından arkasından kurşunlanıyorsa, hele ki bu gazetecinin(bak bunu duygu sömürüsü olsun diye değil, realiteyi görebilmen için söylüyorum) yazdıkları için birileri tarafından beslenmediği tabanı delik ayakkabılarından belliyse orada bir bokluk vardır. Orada düşünülmesi gereken, geçiştirilmemesi gereken bir şey vardır.

Hadi sizin kafanızdan konuşayım. Sizi rahatsız eden şey bunca insanın birlik olup bir “Ermeni” için yürüyor olması. İtiraf edin amına koyayım. Sizin Türklük dediğiniz şey, her fırsatta faşo damgası yememek için “vatandaşlık tabiridir bik bik bik” dediğiniz şey değil. Eğer samimi olsaydınız Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan birinin ölümünü yine başka vatandaşların ölümünü ifade eden şehit cenazesiyle kıyaslamazsınız. Sizin kafanızın için kafatasçı pisliğinize bulanmış. Ağzınızı her açtığınızda buram buram pislik kokuyorsunuz amına koyayım.

Hah asıl şimdi diyorum ki kendi yolunuzda yordamınızda bile çuvallıyorsunuz. İlla kafatasçı bir kıyaslama yapacaksanız bir “Ermeni” gazeteci olan Hrant için yürüyenlerin Uğur Mumcu için, Ahmet Taner Kışlalı için de yürüyüp yürümediklerine bakın. Aynı kişiler değil mi? Ama yok, sizin derdiniz milliyetçi damarınızla kıyasa sokmak insanları. Madem o kadar kıl kapıyorsunuz Hrant için yürüyenlerden, çıkın sokağa hepsinin ismini not alın. Şehit cenazesinde de yoklama yaparsınız. Hem böylece işkembeden de sallamamış olursunuz.

O insanlar ne Hrant için, ne Uğur için, ne de Ahmet için sokaktalar. Onlar adalet için sokaktalar. Herkes için adalet, hatta senin gibi öküzler için bile.

Aslında topkek iyiydi

Muhtemelen benden önce zaten bi dünya insan bahsetmiştir ama söylemeden geçemeyeceğim. Otobüslerde verilen servis sırasında fena halde geriliyorum. Muavin adım adım yaklaşırken, kola mı kahve mi, topkek mi kraker mi gerilimi yaşaya yaşaya ömrümden bir 10 yıl garanti eksildi. Ha geldi ha gelecek derken muavin(gerçi şimdi isimleri host oldu) benim bulunduğum sıraya geliyor ve istisnasız her seferinde tam ben sipariş veren aristokrat pozuna geçmişken o ilk önce koridorun diğer tarafıyla ilgileniyor. Sağa geçsem soldan başlıyor, sola geçsem sağdan başlıyor. Ne istiyorsunuz oğlum bizden!?

Asıl facia ise siparişi verdikten sonra gerçekleşiyor. Tam topkeki açıyorsun bi bakıyosun yanındaki eleman ağızda dağılan kurabiyesi ve yumuşacık kakao kremasıyla aklınızı başınızdan alan Tutku’yu istemiş. Bir elindeki topkeke bakıyosun bir onun yediği bisküviye bakıyosun, kendine yabancılaşıyorsun resmen. Neyse deyip elindeki kolayı ağzına götürüyorsun tam o sırada mis gibi kahve kokusu geliyor. Evet yine yanında oturan o ipne. Ağzının tadını biliyor pezevenk. Sanki Vedat Milor amına koyayım. Bu yolculuktan ders alıp dönüş yolculuğunda aynı o ipnenin yiyip içtiğinden istiyorsun, bu sefer yanına oturan başka bir orospu çocuğu olanca karizmasıyla senin geçen sefer pişman olduğun topkekle kolayı götürüyor. Neyse deyip elindekilere geri dönüyorsun ama aklın başka yerde. “O kadar da güzel değilmiş lan” diyosun elindekilere, “Aslında topkekle kola iyiydi”.

Tekrar Merhaba Lan

Geçen bi baktım,şu bloga en son yazı yazdığım günün üzerinden neredeyse bir yıldan fazla zaman geçmiş. Zamanında şurayı takip eden 3-5 kişi varsa bile onlar da çoktan yolu unutmuştur. Geçtiğimiz aylarda birkaç arkadaş imece usulü bir blog işine girdiysek de beceremedik, batırdık. Orada yazdıklarımı aldım bi köşeye, bir ara koyarım buraya.

Aslında bu yazı işlerinde enteresan bir karaktere sahip olduğumu en başından beri biliyordum. Yani öyle bir blog kurup da meşhur bir kurgusal kişilik oluşturamayacağımı biliyorum. iki gün yazıp, üç ay yatacağım en başından bellidir ama yine de insan kusmadan edemiyor. Bu yönümle ailenin tekel bayii, kuru yemişçi dükkanı açıp parayı batıran evladı gibi olduğumu inkar etmiyorum.

Neyse, artık daha önce buraya yazdığım şeylere benzer şeyler yazmayacağım. Zaten dönüp baktığımda diyorum ki ulan nasıl da kasmışım kendimi entel kuntel yazacağım diye. Halbuki içinden o an nasıl geliyorsa öyle yaz mınaki, ne diye kasıyosun ki? Neyse buradan devam edicez artık. Dağılın şimdi.

Yaratmak Allah’a mahsustur!

Şaka lan, bana da mahsus. Ben de arada değişik şeyler deniyorum ama beğenmediğim için insan içine çıkarmaya utanıyorum. Ama adamda medeni cesaret var hacı, “yaptım oldu” diyebiliyor -hayır “yaptım olacak” demiyor, sikerim popüler kültür esprilerinizi.

Şimdi “hassiktir lan” filan diyenleriniz var biliyorum ama “Yalnızlık Allah’a mahsustur” dedikten sonra utanmadan yalnız kalabiliyorsunuz da bundan mı gocunuyorsunuz?

Aslında bu ikisi(yaratmak ve yalnız kalmak) birbiriyle yakından ilişkili. Pygmalion’un mermerden yaptığını sen yaşayan bir kadından yapmaya çalışıyorsun. Adına tanrı dediğin adam(ki ben kendisine “sanrı” diyorum öyle Pygmalion’un mermer parçasına yaptığı gibi o malzemeyi senin kulun köpeğin yapmıyor. Aksine o et ve kemik bileşiminin kendine has bir tadı, kokusu, rengi kısacası bir karakteri var. Gülüyor, ağlıyor, tepki veriyor, karşı çıkıyor filan. Neyse dağıtmayalım konuyu, kendini Pygmalion zanneden bu kamile de tepki gösteriyor ve gidiyor.

Ne eee’si? Ne olmasını bekliyordun olm? Sevmediğin bi hatunu; sırf o güzel kalçaları, göğüsleri, dudakları ziyan etmemek için sevebileceğin bir kalıba sokmaya çalıştın, sığdıramadın, yemedi. O kalıbı şimdi kendine sok da sığdır bakalım. Tanrıcılık oynamaya devam, yaratmak da yalnızlık da bize mahsus nasılsa.