zırvamatik

y a r ı o t o m a t i k p o r t a k a l

Bülent Ersoy ve “Transfobi 101″

Selam size, taşağını yediklerim.

Geçen gene internette dolanırken baktım ki “623425237′nci Geleneksel İmaj Değiştiren Bülent Ersoy’la Taşak Geçme Şenliği” yurt genelinde ve yavru vatan Kıbrıs’ta coşkuyla kutlanıyor. Tabii Twitter’cı gençler ve Ekşici gençler de fener alayında en önde yürüyorlar. Bunların yanına gittim, olanca sevecenliğimle “Napıyorsunuz lan anuna koduğumun hayvan oğlu hayvanları” diye selam verdim. Sonra hep beraber göle nutella çaldıp akabinde sandalyeden düştük.

Neyse bu amcık ağızlıların verdikleri linklere bakınca anladım ki Bülent Ersoy hakikaten imaj değiştirmiş ama “nedir bizim bu güncel espri meraklısı gençlerin heyecanı” sorusuna da bir yanıt aradım.

BüloŞimdi yarram şu bir gerçek ki Bülent Ersoy bu ülkedeki homofobi ve transfobinin odaklarından biridir. Ama öyle her yerde alenen taşak geçilemiyor kendisiyle, malumuz, çünkü o diva. O nedenle Bülent Ersoy üzerinden yürüyen transfobi belki diğerleri arasındaki en sinsi, en kalleşçe olanı. Ve bilin bakalım bunu en çok kimler yapıyor? Tabii ki kendilerini en marjinal, en komik ve en entel sanan dalyaraklar. Evet bildiniz, onların önemli bir kısmı ekşi sözlükte fink atıyor. Zamanında ekşide kaleme alınan konulardan biriydi ekşi sözlüğün ortalamalaşması, şimdiyse mahalle kahvesinden farkı yok. Ama diyorum ya bunun gizlenmesi, bir şeylerle örtülmesi lazım.

Allah aşkına şuraya bir bakın http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=b%C3%BClent+ersoy%27un+2012%27deki+imaj%C4%B1 . Şu başlık altındaki “bazı” amcık ağızlıları üşenmeden tek tek okuyun. Hacı bu amına koduğumun sözlüğünde tahta götlü, korkunç karı Lady Gaga bile bu kadar taşak malzemesi olmadı. Karı etten, pastırmadan elbise giydi gene olmadı. Ödül almaya öcü gibi gitti gene olmadı. Ama bizim Bülent abla saçı bakır rengine boyatınca kargalar üşüştü. Çünkü onların gözünde Bülent Ersoy bir erkek, hem de Yunan mitolojisindeki Uranos gibi çüküyle beraber saygınlığını da yitirmiş bir erkek. Trans olmak onlar için bir yanılgı. Çok afedersiniz amiyane tabirle erkeğin ardını dövdürmek için bulduğu bahane. O yüzden saçını turuncuya boyatıp abartılı makyaj yapan bir erkek neyse Bülent Ersoy da onlar için o.

Ama gel gör ki artık translarla, eşcinsellerle eskisi gibi dalga geçilemiyor. O yüzden napıyoruz? Asıl onları hor görme sebeplerimizin etrafından dolaşıp sudan sebeplerle kalleşçe arkadan vuruyoruz. Aa bi dakka lan, onlar da arkalarından vuralım istemiyorlar mıydı? Asdasdafafsaf swh swh swf zaaa xd.

Şimdi tabii ekşicilere ayıp oldu biraz ama ekşiciler sadece bir örnek burada. Onları sadece günah keçisi ilan ettim. Bu adamlar gökten düşmediler, bu adamlar babalarının boşaldığı peçeteden kendi imkanlarıyla filizlenmedi. Bu toplumun ana babaları tarafından büyütülüp, bu toplumun öğretmenleri tarafından eğitildiler. Aile ortamında “top, kadınadam, ehehe swhswh” şeklinde geyiklerle büyüdüler. Onlar ofiste, dolmuşta, kafeteryada, sıtarbaksta, arkadaş çevrende, bazen bizzat senin evindeler. Yani bu halk ne ise ekşi sözlüğe gönderdiği yazarlar da onlar. Malzeme bu. Bu adamlar herkesin, her yerde düşünüp konuştukları şeyleri düşünüp sözlüğe yazıyorlar. Onların tek farkları, kendilerini içinden çıktıkları yapıdan çok farklı zannetmeleri. Onlar, kahvedeki adamların söylediklerini süslü sözlerle dolambaçlı yoldan tekrarlıyorlar. Aradaki tek fark, kendilerini ifade biçimleri.

Ama bence yakışmış Bülent ablamıza, o gothic metalci havasından kurtulup daha dişi bir görüntü sergilemiş. Ekşiciler kurbağan olsun senin :)

Gerdekten önce namaz kılmak

Dinen gereklidir, gereksizdir; farzdır, vaciptir; şu sebeten kılınır filan, bunları tartışmayacağım zira dini gereklilik hususu beni ilgilendirmiyor. Ancak ömrüm boyunca akıl sır erdiremediğim pek az şeyden biridir gerdekten önce namaz kılmak. Nedeni ise şöyle

Ben 9-10 yaşımdayken sünnet olmuş bi adamım. O yaşlarda kamışa su yürümese bile inceden ereksiyon kavramıyla tanışmıştık. Anlarsınız ki yaralı bandajlı çükün küçük çapta da olsa yerli yersiz erekte olması oldukça acı verici bir şeydi. Tam olarak nasıl denk geldi bilmiyorum, bir arkadaşla konuştuğumda ereksiyonu yok etmek için dahiyane bir fikirle geldi. Dedi ki

- Oğlum, öyle olunca dînî şeyler düşün. Ne bileyim işte kabeyi, camiyi düşün, dua filan et. Öyle kesin geçer.

Uyduk bizimkinin aklına. Kafaya bak lan, o yaşta nelere çalışıyor. Neyse bizimkinin tavsiye tuttu. Benim yaralı büllük ne zaman hareketlense aklımdan hızlıca “Allah, peygamber, kabe, cami, ettehiyatü” filan gibi şeyler geçiriyorum ve işe yarıyor. Lan hani saçma sapan icat yapıp Reha Muhtar’la Show Haber’e çıkan sanayici abiler vardı ya(bi tanesi Ginger’a rakip olarak Zincır diye bişey yapmıştı ehehe), onların deyimiyle “100% çalışıyor”. “Kalkmış s.kin dini imanı olmaz” diyenler bok yesin, benimkinin vardı valla.

Şimdi bu kadar ayıp, bir o kadar da saçma anımı niye anlattım biliyo musun? Gerdekten hemen önce kılınan namazdan sonra o insanlar nasıl kendilerini ayarlayıp sevişebiliyorlar? Yani o libido sıfırlanmıyor mu? Ben olsam heralde o namazdan sonra döner kıçımı yatardım, işi ertesi güne bırakırdım. Yani demem o ki gençler, gerdekten önce namaz kılacaksanız şayet, namazdan sonra pek bir performans beklemeyin derim size.

Gece gece aklıma gelen şeye bak amk. Neyse siz de zıbarın artık.

Herkes için adalet

Tekrardan merhabayın gençler,

Malum 2 gün önce Hrant Dink davası sonuçlandı. Hakimin şahsi görüşünün aksine mahkemeden “örgüt bağlantısı yoktur” kararı çıktı. Yani bizim oğlan Ogün, Yasin filan kahvehanede Agos gazetesini okuyup Hrant’a kıl kapıyorlar ve “Öldürelim ipneyi” diye düşünüp gidip vuruyorlar adamı. Benim bildiğim kahvehanelerde Takvim’den, Posta’dan başka gazete okunmaz olm, harbi kimi kandırıyosunuz siz. Trabzon’da Agos’un ne işi var?

Hadi diyelim ki Hrant’ın TCK 301′den yargılandığını duydunuz da öyle kıl oldunuz, sıra ona gelinceye kadar senin değerlerine ta meclis sıralarından dil uzatan adamlar yok mu? Yani yanlış anlamaya sebep vermek istemem, hiç kimse fikrinden ötürü öldürülmeyi hak etmez. Ama o kafadaki adam için daha az gözle görülür bir hedef değil midir Hrant? Hele ki ismi ölümünden sonra meşhur olmuşsa şayet?

Neyse benim olayım o değil zaten. Konuyu başka tarafa çekeyim diyorum. Şimdi bugün binlerce insan Hrant için sokaklara döküldü. Organize bir cinayet olduğu her halinden belli olan bir cinayetin esas sorumluları gizlendiği için. Tabii Hrant için yapılan her yürüyüşte olduğu gibi sotada yatan kafatasçı dalyaraklar pusuya yattıkları yerden fırladılar. Vay efendim neymiş “Hrant için yürüyenleri bir gün olsun şehit cenazesinde görebilecekler miymiş”

Ulan dalyarak; beyninin kıvrımlarına, hücresinin mitokondrisine sıçtığımın öküzü; ocakta içtiğin iki bardak çaya benliğini satan sığır. Sen kaç kere gittin şehit cenazesine? Gittiğin kaç şehit cenazesinde slogan atmadan, efendi efendi merhumun anısına saygı içinde törene katıldın?  Hayatında kaç kere oturmaktan sivilcelere, kıl dönmelerine boğulmuş götünü kaldırıp şu dünyadaki bir haksızlığa karşı sesini çıkardın? Kaç kere bunu yaptın ki pisi pisine kalleşçe ensesinden kurşunlanmış bir adamın hakkını arayan insanlara salyalarını saçıyorsun?

Hayatında daha bir kere olsun bir insanı etnik etiketine göre değil de insan olarak değerlendirememiş herifler böyle bir günde çıkıp şehit mehit demiyorlar mı, bizim oranın deyimiyle benim asfalyalarımı attırıyorlar.

Bak bilader, bak gözümün nuru, kendi bozkurt sanan montofonum benim; bir ülkede bir gazeteci, yüzlerce km mesafeden evini barkını bırakıp gelen 17 yaşında bir çocuk tarafından arkasından kurşunlanıyorsa, hele ki bu gazetecinin(bak bunu duygu sömürüsü olsun diye değil, realiteyi görebilmen için söylüyorum) yazdıkları için birileri tarafından beslenmediği tabanı delik ayakkabılarından belliyse orada bir bokluk vardır. Orada düşünülmesi gereken, geçiştirilmemesi gereken bir şey vardır.

Hadi sizin kafanızdan konuşayım. Sizi rahatsız eden şey bunca insanın birlik olup bir “Ermeni” için yürüyor olması. İtiraf edin amına koyayım. Sizin Türklük dediğiniz şey, her fırsatta faşo damgası yememek için “vatandaşlık tabiridir bik bik bik” dediğiniz şey değil. Eğer samimi olsaydınız Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan birinin ölümünü yine başka vatandaşların ölümünü ifade eden şehit cenazesiyle kıyaslamazsınız. Sizin kafanızın için kafatasçı pisliğinize bulanmış. Ağzınızı her açtığınızda buram buram pislik kokuyorsunuz amına koyayım.

Hah asıl şimdi diyorum ki kendi yolunuzda yordamınızda bile çuvallıyorsunuz. İlla kafatasçı bir kıyaslama yapacaksanız bir “Ermeni” gazeteci olan Hrant için yürüyenlerin Uğur Mumcu için, Ahmet Taner Kışlalı için de yürüyüp yürümediklerine bakın. Aynı kişiler değil mi? Ama yok, sizin derdiniz milliyetçi damarınızla kıyasa sokmak insanları. Madem o kadar kıl kapıyorsunuz Hrant için yürüyenlerden, çıkın sokağa hepsinin ismini not alın. Şehit cenazesinde de yoklama yaparsınız. Hem böylece işkembeden de sallamamış olursunuz.

O insanlar ne Hrant için, ne Uğur için, ne de Ahmet için sokaktalar. Onlar adalet için sokaktalar. Herkes için adalet, hatta senin gibi öküzler için bile.

Aslında topkek iyiydi

Muhtemelen benden önce zaten bi dünya insan bahsetmiştir ama söylemeden geçemeyeceğim. Otobüslerde verilen servis sırasında fena halde geriliyorum. Muavin adım adım yaklaşırken, kola mı kahve mi, topkek mi kraker mi gerilimi yaşaya yaşaya ömrümden bir 10 yıl garanti eksildi. Ha geldi ha gelecek derken muavin(gerçi şimdi isimleri host oldu) benim bulunduğum sıraya geliyor ve istisnasız her seferinde tam ben sipariş veren aristokrat pozuna geçmişken o ilk önce koridorun diğer tarafıyla ilgileniyor. Sağa geçsem soldan başlıyor, sola geçsem sağdan başlıyor. Ne istiyorsunuz oğlum bizden!?

Asıl facia ise siparişi verdikten sonra gerçekleşiyor. Tam topkeki açıyorsun bi bakıyosun yanındaki eleman ağızda dağılan kurabiyesi ve yumuşacık kakao kremasıyla aklınızı başınızdan alan Tutku’yu istemiş. Bir elindeki topkeke bakıyosun bir onun yediği bisküviye bakıyosun, kendine yabancılaşıyorsun resmen. Neyse deyip elindeki kolayı ağzına götürüyorsun tam o sırada mis gibi kahve kokusu geliyor. Evet yine yanında oturan o ipne. Ağzının tadını biliyor pezevenk. Sanki Vedat Milor amına koyayım. Bu yolculuktan ders alıp dönüş yolculuğunda aynı o ipnenin yiyip içtiğinden istiyorsun, bu sefer yanına oturan başka bir orospu çocuğu olanca karizmasıyla senin geçen sefer pişman olduğun topkekle kolayı götürüyor. Neyse deyip elindekilere geri dönüyorsun ama aklın başka yerde. “O kadar da güzel değilmiş lan” diyosun elindekilere, “Aslında topkekle kola iyiydi”.

Tekrar Merhaba Lan

Geçen bi baktım,şu bloga en son yazı yazdığım günün üzerinden neredeyse bir yıldan fazla zaman geçmiş. Zamanında şurayı takip eden 3-5 kişi varsa bile onlar da çoktan yolu unutmuştur. Geçtiğimiz aylarda birkaç arkadaş imece usulü bir blog işine girdiysek de beceremedik, batırdık. Orada yazdıklarımı aldım bi köşeye, bir ara koyarım buraya.

Aslında bu yazı işlerinde enteresan bir karaktere sahip olduğumu en başından beri biliyordum. Yani öyle bir blog kurup da meşhur bir kurgusal kişilik oluşturamayacağımı biliyorum. iki gün yazıp, üç ay yatacağım en başından bellidir ama yine de insan kusmadan edemiyor. Bu yönümle ailenin tekel bayii, kuru yemişçi dükkanı açıp parayı batıran evladı gibi olduğumu inkar etmiyorum.

Neyse, artık daha önce buraya yazdığım şeylere benzer şeyler yazmayacağım. Zaten dönüp baktığımda diyorum ki ulan nasıl da kasmışım kendimi entel kuntel yazacağım diye. Halbuki içinden o an nasıl geliyorsa öyle yaz mınaki, ne diye kasıyosun ki? Neyse buradan devam edicez artık. Dağılın şimdi.

Yaratmak Allah’a mahsustur!

Şaka lan, bana da mahsus. Ben de arada değişik şeyler deniyorum ama beğenmediğim için insan içine çıkarmaya utanıyorum. Ama adamda medeni cesaret var hacı, “yaptım oldu” diyebiliyor -hayır “yaptım olacak” demiyor, sikerim popüler kültür esprilerinizi.

Şimdi “hassiktir lan” filan diyenleriniz var biliyorum ama “Yalnızlık Allah’a mahsustur” dedikten sonra utanmadan yalnız kalabiliyorsunuz da bundan mı gocunuyorsunuz?

Aslında bu ikisi(yaratmak ve yalnız kalmak) birbiriyle yakından ilişkili. Pygmalion’un mermerden yaptığını sen yaşayan bir kadından yapmaya çalışıyorsun. Adına tanrı dediğin adam(ki ben kendisine “sanrı” diyorum öyle Pygmalion’un mermer parçasına yaptığı gibi o malzemeyi senin kulun köpeğin yapmıyor. Aksine o et ve kemik bileşiminin kendine has bir tadı, kokusu, rengi kısacası bir karakteri var. Gülüyor, ağlıyor, tepki veriyor, karşı çıkıyor filan. Neyse dağıtmayalım konuyu, kendini Pygmalion zanneden bu kamile de tepki gösteriyor ve gidiyor.

Ne eee’si? Ne olmasını bekliyordun olm? Sevmediğin bi hatunu; sırf o güzel kalçaları, göğüsleri, dudakları ziyan etmemek için sevebileceğin bir kalıba sokmaya çalıştın, sığdıramadın, yemedi. O kalıbı şimdi kendine sok da sığdır bakalım. Tanrıcılık oynamaya devam, yaratmak da yalnızlık da bize mahsus nasılsa.

çöküş

Cehennemden bir parça üzerindeydim ve söylediğim tek şey “Git!” idi. Bensiz yapamayan bir insana, onsuz yapamadığım o kişiye söylediğim son söz buydu…

Evet, bitmeliydi. Çünkü ona karşı duyduğum aşk bitmek bilmiyor, bilakis her gün daha da artıyordu. Ve bu, o farkında olmasa da, hem ona hem de bana fazlaca zarar veriyordu. Bu aşk ikimizi de tutsak ediyor, ikimizi de normal zamanlarda almayacağımız kararlar almaya zorluyordu. Birbirimizi o kadar çok seviyorduk ki birbirimize tutsak olmuştuk.

Oysa ki bilmiyorduk bunun koca yaşamımızda almamız gereken bir ders, gitmemiz gereken bir okul, bizi yakıp olgunlaştıracak bir sınav olduğunu. İtiraf etmek hala zor olsa da, bu söylediklerime inanmak bir işkenceye dönse de gerçek şuydu ki; Biz birbirimiz için bir amaç değil birer araç idik, olgun birer insan olma yolunda.

Lakin bu sınavı geçip olması gereken kişi olabilen, hayatını sağlam temeller üzerine oturtabilen O oldu. Bense o cehennemden ödünç günde bozduğum mükemmel uyumu bir daha toparlayamayıp, kendi yarattığım o anaforun içinde savrulmaya devam ettim. O gün inanılmaz bir farkındalıkla başlattığım o süreç benim için bir yıkıma dönüştü. Ne hedeflediğim olgun kişiliğe ulaşabildim, ne de tüm özgürlüğümü yok eden o aşktan kurtulabildim. Bu aşk her şeyimi yok ettiği gibi, beni de iflah olmaz bir korkak, yalancı, inkarcı yapmıştı. Öyle ki sorduğu sorulara bile cevap veremez, içimden geçenleri itiraf edemez olmuştum. O gün bitirdiğim o şey, onun değil benim felaketim olmuştu…

Vatan Borcu

İşbu yazıyı şiddetten arınmış, barış dolu bir dünya ideasına adıyorum…

Daha önce anti militarizm ekseninde bir yazı kopyalayıp yapıştırmıştım buraya, aha buradan bakabilirsiniz; http://zirvamatik.wordpress.com/2009/05/04/sonra-yapilacak-tek-sey-var/

Neyse işte orada bas bas bağırıyor ya, “Hayır” de diye. İşte ben de o “Hayır”ı diyemeyenlerdenim. Bunun adı ister günah çıkarma, ister itiraf, ister başka bir şey olsun, diyebilecek bir sözüm, üretebilecek haklı bir bahanem yok bencillikten başka. Aralık ayı itibariyle kısa dönem ya da yedek subay olarak askerliğe başlıyorum. Birilerinin benim adıma imza attığı senedin karşılığı olan o sözde “Vatan Borcu”nu ödemeye gidiyorum.

Çünkü “Her Türk, asker doğar”…
İronik… Çünkü hiç kimse Türk, Alman, Kürt, Japon vs olarak doğmaz. Herkes insan olarak doğar ve içinde doğduğu kültüre göre Türk, İngiliz, Zart, Zurt olarak etiketlenir. En basitinden şöyle açıklanabilir ki bilinç yerine geldiği andan itibaren herkes insan olduğunun farkındadır ancak Türk, Laz, Ermeni olup olmadığını ancak ve ancak sistematik bir eğitim ve toplumsal bir beyin yıkama sürecinin sonunda öğrenir. Tekrar ediyorum, insan olmak bilinir ancak milli tabiyet öğrenilir(daha doğrusu öğretilir).

“Her Türk, asker doğar”
İronik… Çünkü asker doğulmaz, asker olunur. Herkesin asker doğduğu bir toplumun ordusunda “Acemi Birliği” denen birim olmaz. Olursa ya gereksizdir ya da o toplumun hiçbir ferdi asker doğmamıştır ki bu da slogan sahiplerinin alenen yalan söyledikleri anlamına gelir. Şimdi hiç George Orwell’a 1984(NineteenEightyFour)’a girmeyeyim. Siz anladınız ne demek istediğimi.

Ama yine de bir alıntı yapmadan geçemeyeceğim; “Savaş barıştır!”… Bizler, yani emperyalizm ve kapitalizmin bekası için savaşmakla yükümlü olan genç adamlar, bu savaşta zorunlu olarak yerimizi alıp savaşı besleyen endüstrinin ürünlerini yine zorunlu olarak tüketerek onun devamını sağlamakla ve sömürü düzeni üzerine kurulu olan ekonomiyi ayakta tutmakla daha kimliğimize “Erkek” ibaresinin yazıldığı gün bizim adımıza imzalanmış olan işte bu “Vatan Borcu” senetlerinin karşılığı olan borçların ilk taksitini ödüyoruz.

Ve bu “Yat, Kalk, Sürün, Sağa dön, İleri Marş” sürecinin bitiminde ise kalan taksitlerimizi de çalışıp didinip bir ömür boyu bin bir emekle kazandığımız gelirimizden makaslanan vergiler ile finanse ederek ödüyoruz. Bizler, yarın çocuklarımızın, sıkacağı ve yiyeceği mermilerin müstakbel finansörleriyiz.

Ve hayatımızın ilk yıllarında hayatlarımızın geri kalanı söndürülmesin diye biraz bencil biraz da çaresizce bir tavır ile “vicdani ret” kartını bir kenara bırakarak ömürlerimizin 5.5, 12 ve 15 ay gibi değişen bölümlerini işte bu tüketim çılgınlığıyla yoğrulmuş, savaş endüstrisinin durmak bilmeyen arzına karşılık talep garantisi sağlayan bu çirkin savaşa kurban veriyoruz, sırf bizim örgütsüz, tekil yaşamlarımıza halel gelmesin diye.

İşte bu nedenle yukarıda linkini verdiğim yazıyı paylaşan ben, şimdi “Hayır” diyemeyerek ne kadar iki yüzlü ve bencil olduğumu ortaya koyuyorum. Ve yine de diyorum ki; Vicdani ret bir haktır ve bu hakkı kullanan şiddet karşıtları, şiddetin hedefi olmamalıdırlar.

The Show Must Go On!

Tarih 6 Kasım 2009 Cuma. Bir sonraki günkü bar programı için prova alıyor, setlist hazırlıyoruz. sonra bir telefon geliyor. Grubun en genç elemanı, 18 yaşındaki vokalimiz Apo’yu memleketinden, Samsun’dan çağırıyorlar. Beyin tümörü yüzünden yaklaşık bir yıldır hasta yatan annesinin durumu ağırlaşmış. ertesi gün sabah 10′a uçak bileti alınmış. Apo’ya sarılıyoruz ve o akşam Çeşme’den İzmir’e yolcu ediyoruz. Ağzımızı bıçak açmıyor. Her saat başı Apo’yu arayıp konuşuyoruz. Onun elini bırakmamamız gerekiyor. Sesini hiç duymasak da kendisini hiç görmesek de onunla hiç tanışmasak da Apo’nun annesi hepimizin annesi. Aklımızdan türlü şeyler geçiyor, ihtimal vermek dahi istemiyoruz. Ertesi gün sabah oluyor. Apo samsun’a indikten sonra dakika dakika irtibattayız. Önce eve, oradan da hastaneye geçiyor. Apo hastaneye varmadan bir saat önce annesinin kalbi durmuş, elektroşokla geri döndürmüşler. Bunu söylemek için bizi aradığında ağzından hiç ummadığımız sözler dökülüyor; “Abi kusura bakmayın, bu geceki programı da bok ettim”… Olmaz öyle şey, onunla beraber bir ana vokalimiz daha var, üstüne üstlük gitaristimiz ve klavyecimiz de ana vokal olabilecek kadar kaliteli. Ama mesele bu değil! Adamın annesi ölmüş ve geri dönmüş, o anda bile sahneyi düşünüyor. Telefonu kapatana kadar göz yaşlarımızı zor tutuyoruz.

Akşam saat 9 olmuş. programa 1 saat var. Sahilde içiyoruz. 4 ateist, içimizde ne kadar dua varsa ediyoruz, annemiz tekrar iyi olsun, “Ümidi kesin” diyen doktorlar göt olsun diye. Telefonun standart mesaj sesi… Sonra da gitaristimiz ata’nın sesi, “Hayır!”… Telefonu önümüze atıyor. yerde duran telefonun ekranında bir cümle, “Abi annemi kaybettik”… Vakur olmaya çalışıyorum. Grubun abisiyim. Sessiz sessiz ağlıyorum. Yaşlar ağır ağır süzülüyor yüzümden. Sonra Ata, Apo’yu arıyor. Çok kısa konuşuyor ve kapatır kapatmaz patlıyor. Ben de tutamıyorum kendimi daha fazla, Berk de… Dalyanköy sahilinden gökyüzüne bir yas dolu bir uğultu yükseliyor. Haykıra haykıra ağlıyoruz. Ölümüne ağlıyoruz. Alim’in elime emanet verdiği yeni yakılmış sigarayı, sigara içmeyen ben, üç nefeste öldürüyorum. Bara giden yolda ağlamaktan tıkanıyorum, kusuyorum. Sabah kahvaltısından beri hiçbir şey yemeyen bünye, öğüre öğüre ağız dolusu kusuyor.

Programa yarım saat var… İnsanlar mekanı doldurmuşlar. İki kişinin doğum günü organizasyonu da var bu gece. Bize kalsa, programın canı cehenneme. Yasımızı yaşamak istiyoruz. Bıraksalar sabaha kadar ağlayacağız. Ama omzumuzda bir yük var. Borçluyuz. Annesi ölüp geri gelmişken bize konseri soran kardeşimize borçluyuz. O gece o sahneye çıkacağız başka yolu yok. O gece en iyi performansımızı sergileyip, orayı yıkacağız. O gece o sahnede gözyaşı dökmeyeceğiz. Bunun için kardeşliğimizin adı olan `Düş Düşkünü` üzerine yemin edip bir eksikle sahneye çıktık. Programı Apo’nun annesinin anısına yaptığımız bir anonsla açtık ve o gece yer yerinden oynadı.

Program bitti. Gözyaşlarımızı bıraktığımız yerden geri aldık. Aklımızda Apo’dan başkası yok. Onu aradık. Bize sorduğu ilk şey “Abi program nasıldı?” oldu. İyiydi canım kardeşim, muhteşemdi… Biz ne kadar kötüysek, konser de o kadar iyiydi… Bu ağır yükü layıkıyla taşıdık…

Senin İçin İftar, Benim İçin İntihar Vakti

İçimde yerleştiğin kalıcı ikametgâhından çıkıp rüyama girdin geçen gece. Sitem dolu bir avuç söz bıraktın avucuma. Serttin, çok sert… O çok sevdiğim kararlı, mağrur duruşunla iki satır söz yazmıştın. Her zamanki yeteneğinle öyle bir yazmıştın ki sanki karşıma geçmişsin gibi hissetmiştim.

Veyahut ben seni çok özledim. Ne kadar iyi yazarsan yaz, o rüyadaki gerçekliğin kaynağı ancak benim aklım olabilirdi ve sen aslında o satırları hiç yazmamış, o sözleri hiç söylememiştin. Aklımın mahsulleri içimdeki özlemden beslenerek yeşerdiler ve bilincimin en zayıf olduğu o uyku anında yerlerinden çıkarak seni bana getirdiler, seni bende tekrar yarattılar.

O sitem… O sitem bende kalan bir avuç emanet yüzünden miydi? Yoksa bende kalan yapılmamışlıklar mı? Belki de o benim sana olan sitemim idi, ne dersin? İçimdeki suçluluk duygusundan ötürü senin şahsında bana karşı patlamış olan sitem? Bir şeyler söyle, kaldır kafanı. Dur! Devam etme hayatına, bekle, gitme! Hecelenmemiş sözcükler, kurulmamış cümleler var hala. Çok eksik var. Yarım kalan çok şey, ne çok şeyi be!? Her şey yarım, her şey eksik kaldı. Ben yarım kaldım, sen eksik kaldın.

Dur! Nereye! Bir kitabı bitirmeden yenisine başlayamazsın. Dur! Susma, bir şeyler söyle, beni korkup saklandığım yerden çıkar, yüzüme tükür! Boş yere kaçtığımı söyle, buna değmeyeceğini söyle! Çocukluk ettiğimi söyle, bana yakışmadığını söyle! Her tanıdığım insanda seni aradığım gibi, senin de beni aradığını söyle. Bulamadığını söyle, bulamamış ol lütfen! Tıpkı benim gibi…

Ama yoluna devam etmelisin, değil mi? Sana son söylediğim şey bu olmuştu. Arkanı dönüp gitmeni ve bir daha geriye bakmamanı söylemiştim. Bak gördün mü, unutma melekem bana ihanet etti, beni terk etti. Hatırlamakla lanetlendim. Her şeyi, her bir ayrıntıyı hatırlamakla lanetlendim. “Yeni bir sayfa aç” derken aynısını yapamamakla lanetlendim. Şimdi sen onca zaman boyunca yaşadığın o mahrumiyetlerin getirdiği zorunlu orucu bozarken, ben var oluş orucuma başlıyorum. Var olmaktan mahrum olmaktır beni ıslah edecek olan, var oluşumu sonlandırmaktır acıları ve anıları yok edecek olan. Sen mutsuzluk orucunu yeni bir hayatla açıp iftar ederken, ben sahurumu aldığım son nefesimle yapıyorum. Bu bedenin terk ettiği bu sevgi, bir başka bedende hayat bulup ulaşsın sana…

28.08.2009 00:33

Post Navigation

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 242 other followers